Temeli ebced hesabına dayanan, harflerden ve ibarelerden
gaybî haberler çıkarmada kullanılan hususî bir ilim.
Üstad Bediüzzaman’ın dikkat
çeken yönlerinden birisi, eserlerinde cifir ilmine de
yer vermesidir. Eskide ve günümüzde cifir ilmi hayli
tartışılmıştır ve tartışılmaktadır.
Bu konuda, şu hususlara dikkat çekmekte fayda görüyoruz:
1-Her şey bizim malumatımıza münhasır değildir. Bir ilmi
bizim bilmeyişimiz, olmadığına delâlet etmez. “Onlar,
ilmen ihata etmedikleri ve te’vili daha kendilerine
gelmemiş şeyi yalanladılar” ayetini unutmamak gerekiyor.
(Yunus, 39) Kur’an kelimelerinin istikbaldeki bir kısım
olaylara işaretini, çok az müfessirin yazmış olması
reddini gerektirmez.
2- Bu ilim, Kur’an’ın nüzulûnden önce de bilinmekteydi.
Mesela, Yahudilerden bir topluluk, Hz. Peygamberden
(Elif-Lâm-Mîm) şeklinde huruf-u mukattaayı duyunca,
ebced hesabıyla (harflerin rakam değeriyle), O’nun
ümmetinin ömrünün az olacağına istidlalde bulunur. Hz.
Peygamber, diğer huruf-u mukattaalardan okur. Adamlar,
her yeni huruf-u mukattaayı duyunca şaşkına dönüp, “Biz
senin durumundan birşey anlayamadık.” deyip ayrılırlar.
3-Sayıları az da olsa bir kısım âlimler, cifir ilmiyle
ayetlerden gaybî istihraçlarda bulunmuşlardır. Molla
Cami’nin Beldetün tayyibetün (temiz bir belde) (Sebe,
15) ifadesinin ebced değeriyle, İstanbul’un hicri 857’de
fethine tarih düşmesi meşhurdur.
Meşhur müfessirlerden Alusî’nin tefsirinde kaydettiği şu
olay da, konumuz açısından güzel bir örnektir:
“İbn-i Hallikan tarihinde zikrediyor ki, Selahaddin-i
Eyyubî Haleb’i fethettiğinde, Kâdı Muhyiddin güzel bir
şiirini okudu. Cümleleri arasında,
“Şehba kal’ayı Safer ayında fethettin,
Recebte de Kudüs’ü fetihle mübeşşersin” ifadesi vardı.
Dediği gibi çıkınca kendisine “Bunu nerden bildin?” diye
soruldu. “ İbnu Berrecan’ın Rum Suresi’nin baş kısmını
tefsirinden aldım” diye cevap verdi.
Alusî, sözüne devamla İbnu Kemâl’in Enbiya suresi 105.
ayetten, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesini
istinbat ettiğini anlatır.
Bediüzzaman, cifri kullandığı yerlerde hiç bir zaman
“Âyetin açık mânâsı budur” dememiştir. Söylediği şudur:
“Ayetin sarîh manasının altında müteaddit tabakalar var.
Bir tabakası da, işarî ve remzî manadır. İşârî mana da
bir küllîdir; her asırda cüz’iyatları bulunur.”
Bediüzzaman’ın ilm-i cifir hakkındaki şu ifadeleri de
çok önemlidir:
“İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan,
vazife-i hakîkiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hatta kaç
defadır esrar-ı Kur’an’iyeye karşı o anahtar ile bazı
sırlar açılıyordu. Kemâl-i iştiyak ve zevk ile
müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet
buldum:
Birisi: ‘Gaybı ancak Allah bilir' (Neml, 65) yasağına
karşı hılaf-ı edebde bulunmak ihtimali var.
İkincisi: Hakaik-ı esasiye-i imaniye ve Kur’an’iyenin
berahin-i kat’iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise,
ilm-i cifir gibi ulum-u hafiyenin yüz derece fevkinde
bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede
kat’î hüccetler ve muhkem deliller, su-i istimale meydan
vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut
olmayan ulum-u hafiyede su-i istimal girip,
şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir.”
Görüldüğü gibi, cifir ilmi gizli ilimlerdendir. Az
kişiye hitab etmektedir. İman ve Kur’an hakikatleri ise,
herkese seslenmektedir. Hem herkesin onlara ihtiyacı
vardır. Bu gibi noktalardan dolayı ve “ Gaybı ancak
Allah bilir” yasağına karşı edebe aykırı harekette
bulunmamak için Bediüzzaman, bu ilmin ayrıntılarını
eserlerine yansıtmamıştır. Yansıttığı miktar, altıbin
küsûr sayfalık tefsirinin içinde az bir bölüm teşkil
etmektedir. Bunda asıl maksadı, o günün ağır şartları
altında hizmet eden talebelerine bir şevk kaynağı
olmasıdır.